Vesile…

 

Aşağıdaki yazı aslında epeyce önce ulaşmıştı Rıdvan’a; Yasemin’den… 
Kısa bir süre için yayınlandı da blogda. Ama Rıdvan  fotoğraflarla metinlerin paralelliğini sağlayamamıştı ve düzeltip yeniden yayınlamak üzere geri almıştı. 
Bir yazısında da söz ediyor bu sorundan. Gecikerek belki ama yayınlamak istedik. (ÇK, NB)

 

Çok Sevgili Rıdvan,

Blogunu ilgiyle, heyecanla okuyorum. Ne güzel fikir… Hastalığı vesileye çevirdin.

Dayanamadim, ufak capta bir arkeoloji calismasindan sonra bir kac fotograf buldum, gondereyim dedim.

 

ITFTT yillari … Bir bulusma mekani … Orada su ya da bu bicimde bulunmus kisilerde su ya da bu bicimde ama ille de izler birakmis bir «mekan»… Derin baglarin oluşmasına vesile olmuş…

 

 

Uyuklamamak icin cay icme zamanlari (bende pek etkili olmamis).

Çapa’daki KocaMustafaPaşa’daki evler, cins cins ev sahipleri, akmayan sular, kesilen elektrikler, mikrobiyolojiye arastirma konusu olabilecek «hijyenik» ortamlar…

 

 

 

Bakalar korosu sayesinde aciga cikan bazi gizli yanlarimiz …

 

 

 

 

Bu Semih. Yasaminda onemli yeri olan biri. Bakalar korosu için bir kız açığı olduğundan Semih’ten kızlara katılması istenmisti. Ne tatlı değil mi!

 

 

 

 

 

 

 

 

Arka planda durmana ragmen kovboy sapkandan tahmin edilebilecegi gibi geziyi düzenleyenlerden biri sensin. Amaç eğlenmek, ama belki bir kac kurus para bırakır umudu var.

 

 

 

 

 

 

 

 

Sevinc …

 

 

 

 

 

 

 

Fakulte bahcesi.

Cagri’yla olan vazgecilmez dostlugunuz (kardeslik mi demeliyim).

Sibel’le Cagri’nin ask hikayelerinin baslangic donemleri. Sen oradasin.

 

 

 

 

 

 

 

“Sezuan’in iyi insani”!

 “Ateşli Sabır”dan hiç fotoğraf bulamadım. Önemli bir dönemdi. Gergindi ayni zamanda. Devralınan mirasin hakkini verme kaygısı vardi, öyle hatırlıyorum. Metni sen önermiştin.

 

Mezuniyet. Elinde 6 kg’luk “Zenith” marka rus yapimi fotograf makinasi. Ayagina dusmesin diye siki siki tutuyorun belli ki. Sermet’i asil ilgilendiren elindeki “Kinder Surprise” cikolata yumurta.

Cuppeler giyilmis ama babasinin terliklerini giymis cocuklar misali, bir henuz kendini hazir hissetmeme durumu var gibi…

 

 

 

Hatirladin mi ? Mezuniyet sonrasi mezunlardan haber dergisi. Seninle ilgili haberde soyle yaziyor :

« Yakin dogunun cicegi burnunda hekimi Rıdvan Bey gittiğinin 2. günü ayak bileğini burktu. Kemikte çatlak oldugunun saptanmasi üzerine kendini tedavi etmeye kalkan doktor civanim gangren tehlikesi atlattı. Zorunlu hizmet şaşkınlığını üzerinden atamayan Rıdvan Bey’den sağlıklı bilgiler alınamıyor. Herkesi ısrarla Maraş’a davet ediyor.

Adres : Tanir S.O., Tanir Koyu AFSIN/MARAS (KAHRAMAN) - Tel : 7780/1200 »

 

 

 

 

 

 

 

 

Ilk bebek !

 

 

 

 

 

 

 

Adı üstünde…

 

 

 

 

 

 

 

Bu kedinin adi “Ridvan”… Uzaklara bakarken…

Seni en iyi anlatan fotoğraflardan biri bence.

Bütün fotoğraflarda bir masumiyet var, temiz kalplilik, içtenlik. Bir de «duende» (bilmeyenler icin bkz Lorca). Şimdi de öyle…

Fotoğrafları kurcalayıp anıları tazelerken etrafindakileri nasıl da derinden etkilemiş olduğunun ve etkilemeye devam ettiğinin ayırdına daha başka bir türlü vardım.

Hissiyatımı şöyle özetleyeyim; şükran duyuyorum.

Yasemin Çelik Massas

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Rıdvan’ı tanımak

Rıdvan’ı iyi tanıdığımı düşünürdüm. Sonuçta 30 yıla yakın bir tanışıklık var. Hele 15 yıl önce İzmir’de aynı evi paylaştığımız dönemi ve  sonrasını düşününce… giderek artan yakınlığımız; en derin sırlarımızın, anılarımızın tanıklığıyla güçlenen bağımız; bana onu damardan anladığım, “nasıl oluyor da oluyor”u sezdiğim duygusunu yaşatırdı.  Hastalandığı süreçte gördüm ki onu eksik tanımışım. Öldürücü bir hastalığı yaşamı nasıl karşıladıysa öyle karşılamıştı: basit, sıradan, yalın, paylaşımcı, ironik, alçak gönüllü, sevecen ve umutlu. Yakından daha yakından baktım ona. Şaşırdım. En cesur ve yaşama bağlı insanları titretecek, zeminini kaydıracak, zihnini savurup atacak bu “sayılı günler”de, O, “sayısız günlerde” ne yaptıysa onu yaptı. Yaşamına, hikayelerine, anılarına, yakınlarına, dostlarına özenle sahip çıktı. Hayranlık duydum. Onu çok daha çok sevdim. Yanında destek olmak için var olduğumu sanırken o bana yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide rehberlik etti, yollar gösterdi; dostça sarmanın ve sarılmanın, sevdiklerimizin ve kardeşlerimizin, yaşama bağlanmanın vazgeçilmez olduğunu.

Rıdvanım, seni tanıdığım, dostun olduğum için minnettarım.

Bu blogu kurduğunda onu arayıp nasıl olduğunu öğrenmeye çalışan arkadaşlarına durumuyla ilgili bilgiler vermeyi amaçlamıştı. Ama bu süreçte farkettiği yeni şeyleri de anlatmak istiyordu. O kadar derinden ve tutkuyla anlattı ki çok usta, çok kıyak yazılar çıktı ortaya. Arkadaşlarından gelen mesajların her biri ile heyecanlandı, gözü parladı, yenilerini bekledi. Bunlar ondaki yazma hevesini ve ihtiyacını alevlendirdi. Hastalığın onu zayıf düşürdüğü bir ay öncesine kadar da yazdı. Başlangıçta neye evrileceğini o da bilmiyordu bu blog işinin. Akışına bırakmayı seçti. Geldiği noktada, onun yaşam damarlarına ait (ailesi, tiyatro kolu, yatılılık günleri, hekimliği, öyküleri…)  önemli bir arşiv oluşturdu. Bir buluşma alanı da olsun istiyordu buranın.  Şimdi bir sorumluluğumuz var. Ağır bir sorumluluk bu. Rıdvanın anısına, onun yollarında giderek, bu buluşma alanını geliştirmek… belki biz de akışın gücüne, yönüne ve ritmine uymalıyız.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Rıdvan’ı Kaybettik

Her gün birbirimizi değişik şekillerde kaybediyoruz.

Öfkeyle, sevgisizlikle, umursamazlıkla, kayıtsızlıkla, küserek, unutarak, inkar ederek, kin tutarak, kırarak, kıskanarak, kıyarak, vefasızlıkla… daha binlerce şekilde…

Rıdvan’ı böyle kaybetmedik.

Eşi, kızı, kardeşleri, tüm arkadaşları ile sevgi ve dostlukla sararak kaybettik. Onu kaybettiğimiz süreçte bir başka gerçekle de yüzleştik: Yakınlarımız, sevdiklerimiz zihnimizde binlerle fotoğrafa, görüntüye, anıya, duyguya sarılı olarak koskocaman karmakarışık bir ağın ortasında vaz geçilmez bir yer tutuyor. Kaybetme ihtimalinin küçük sarsıntıları bile, tel tel bu ağı geriyor. Her tatsız haberle, sona yaklaştığımızı anladığımız her küçük ayrıntı ile hafızamızın en köhnemiş kuytuları bile ağrıyor, içimizdeki hüzün ve şefkat daha da büyüyor, boyumuzu aşıyor…

Birini bu tarz ‘kaybetmek’ o bildiğimiz ‘kaybetmek’ gibi olmuyor: Tersine bizi kendimize, geçmişimize, dostlarımıza ve kaybetmekte olduğumuz yakınımıza, hayatın rutini içinde kolaylık kazanmış alışkanlıklarımızı da aşarak yeniden bağlıyor.

Biz Rıdvan’ı böyle kaybettik.

Onun yaşam anlayışına, muhabbet arayışına, kendi kalabalığını yaratışına, gülümsemesine, mizahına, esnekliğine, umuduna, Capon’una, Rüya’sına, kardeşlerine, ailesine, aile öykülerine, öykülerine, hekimliğine, yaşama delice bağlı oluşuna, kısaca ona yaraşır biçimde… böyle gümbür gümbür kaybettik.

Hafızalarımıza onun son günlerini bile böyle şen şakrak bir gürültü içinde kaydettik.

Ama nasıl ifade edersek edelim şu hakikati de değiştiremiyoruz: Biz Rıdvan’ı, büyük bir parçamızla birlikte, kaybettik. Üzüntümüz gerçekten çok büyük.

Genel kategorisine gönderildi | 2 yorum

Murhpy’den cevap şiir geldi

Geçenlerde Bay Murphy’e hitaben yazmış olduğum bir yazı kendisinde bazı alınganlıklar yaratmış, o da bir şiirle karşılık vermek istemiştir. Herkesin yanıt hakkına saygı duyan blogumuzda kendisinin şiirini de yayınlıyoruz

 

MURPHY’E HAREKET ÇEKMEK KOLAY DEĞİLDİR ÖYLE

Birkaç hafta önce Rıdo adlı birisi

Atmış tutmuş hakkımda

Ve demiş en ensonunda

Yadi Yallah Go HOME Murphy

Benzemez bu işler 60 larda 6. filonun denize atılmasına öyle

Git deyince gitmez Murphy öyle

 

Görelim bakalım neler gelmiş

Rıdo kardeşimizin başına son 20 günde

Biliyorsunuz ilk kemoterapi alternatifi istenen

Beklentiyi vermemiş idi

Amerika’dan gelen yeni teknoloji

Bir ilaca başlanmış idi

Ama daha iki hafta geçmeden bile

Başladı sağ tarafta künt ağrılar

Tahlilere bakınca uçmuştu ALT ler AST ler GGT ler

CA-19 225BİN ile bir Türkiye rekorundaydı.

Ama en kütüsü MR daki büyümüş lezyonlardı.

Bu tedavide daha 2. haftasında

Hüzünle sonlandırıldı.

Peki

Yetti mi

Murphy’nin gazabı

Sevgili Kardeşim bunları öğrendiği

Günün akşamüstü

Birden 40 derece ateşlerin içine düştü

Sabah gözünü açıp da aynaya bakınca

Sararmış gözlerini gördü

Umarım şimdi anlamıştır Murph’nin gücünü

Ama yine de hoşuma gitmiyor değil bu Rıdooğlan

40 derece ateşler içindeyyken bile

‘Beni öldürmeyen şey  beni güçlendirir’

Aklından hala  Nietzsche’nin bu laflarını geçirmesi

Hoşuma da gitmiyor değil açıkçası.

 

Ama unutmaki Rıdooğlan bu dünyada

Öyle kimse Murphy’e kolay el hareketi çekemedi.

Başladığın yeni alternatif kemoterapi küründe başarılar dilerim::)

MURPHY DOSTUN

 

Genel kategorisine gönderildi | 3 yorum

Gövdemde Neler Oluyor?

Gövdemde Neler Oluyor?

Hem bir hekim, hem de bir hasta olduğum için sanırım bu tür bir yazıyı en iyi ben yazabilirim diye düşündüm.

Aslında insanlar hastalandığında sanırım bu endişeyle hekime giderler: Bende birşeyler oldu. Örneğin kusuyorum veya boğazım ağrıdı, halsizim, ateşim var, kilo kaybediyorum, sararmaya başladım,ağrılarım başladı vs. vs. Yani özetle aslında ortak bir endişeyle hekime gideriz: Benim gövdemde birşeyler oluyor… Hepimizin gövdesi biriciktir. Her canlıda olan öncelikle kendi gövdesini koruma kollama dürtüsü, biz insanoğlunda da en gelişmiş halde bulunmaktadır. Gün geçtikçe inanılmaz bir hızla gelişen Tıp Bilimi de varlığını ve bu inanılmaz gelişme hızını sanırım bu temel endişeye borçlu.

Günümüzün hekimi ise  karşısına ‘benim gövdemde neler oluyor’ sorusuyla gelen bir kişiye yaklaşırken artık modern tıp tarafından neredeyse çağdaş hekimliğin olmazsa olmaz bir felsefesi olarak bir kabul edilmiş bir bakışla hastasına yaklaşmak zorundadır: Kanıta Dayalı Tıp…

Kanıta Dayalı Tıp neredeyse hastaların şikayet dedikleri ağrı, ateş kusma vs. en basitinden başlayıp en karmaşığına giden bulgularında bile, tanıda, yapılması gereken tetkik ve araştırmalarda, kullanılması gereken  tedavi şemalarında, hastanın beklenebilecek istatistitiki hayat süresi vs. konularında  büyük hasta gruplarında yapılmış istatistik biliminin kullanıldığı çalışmalardan ‘damıtılmış’ belirli paradigmaları kullanarak bir çözüm üretmeye çalışır.

Bu amaçla dünyada neredeyse her hastalık konusunda hekimlere yönelik düzenli ve sürekli yenilenen rehberler üreten ‘board’ denen yapılar vardır.

Hekim yanımla koşursam ben hastaların kanıta dayalı tıp anlayşıyla çalışan hekimlere güvenmelerini öneriririm. Kuşkusuz ki tıp matematik gibi kesinlikler üzerene çalışan bir bilim değildir. Hata payları her zaman vardır. Ama kanıta dayalı tıp kendi kendini de sorgulayan ve yenileyen bir yaklaşımdır. Yeni gelişmelere göre sürekli değişiklikler yapılır yaklaşımlarda. İşe yaramadığı yada yan etkileri olduğu görülen tedavi ve tanı yaklaşımları, ilaçlar tedavi şemalarından çıkarılır. Belirli çalışma aşamalarını geçmiş yeni ilaçlar şemalara eklenir vs.

Çağdaş hekimlikte yeni bir yaklaşım ise hekimin hastasıyla bu kanıta dayalı yaklaşımla ulaştığı sonuçları açıkça paylaşması, beklenen durumları ona açıklamasıdır. Kararı hasta ve hekim birlikte vermelidir.

Bütün buraya kadar yazdıklarımdan hekimlik mesleğinin günümüzde artık neredeyse elindeki bir kataloğa bakıp hastaları tedavi etmeye çalıştığı gibi bir yanlış anlaşılma oluşmaması için hekimliğin bir altın sözünü de hemen eklemek isterim:

Hastalık yoktur, hasta vardır.

Evet, her insanoğlunun gövdesi de onun gibi biriciktir. Çeşitli hastalık durumlarında her gövdenin buna karşı reaksiyonları farklı olabilmektedir. İşte burada da devreye hekimlik sanatı denen şey girmektedir. Elindeki kanıta dayalı verilerle hastasının gövdesinin davranışını birleştirebilen buradan iyi bir sentez çıkarabilen hekimler de aranılan,özlenen hekimlerdir.

Kanser gibi günümüzde hala ölümcül yanını koruyan bir hastalıkla karşılaşan kişilerde tedavi sürecine girişte genelde bir sıkıntı yaşanır. Öncelikle insan isyan, hayal kırıklığı ve derin bir acı hisseder. Gövdesinin ‘sayılı günleri’ kaldığını düşünmek kolay değildir.

Neden bu durum benim gövdemde oluştu diye kendini sorgular, kansere neden olabilecek kötü alışkanlıklarından dolayı kendini suçlar. Günümüzde tıp pek çok erken evrede tespit edilmiş kanser tipi için oldukça ümit verici sonuçlara ulaşabilmektedir. Ancak ileri evredeki, özellikle bazı kanser tiplerinde ne yazık ki kanıta dayalı tıp verilerine göre yapılabilecekler sınırlı kalabilmektedir. İşte bence en büyük karmaşayı ve sıkıntıyı da bu hasta grubu yaşamaktadır.

Kanserle tanıştıktan sonra aslında bu hastalık alanının günümüzde nasıl da bir ‘sömürü alanına’ dönüştüğünü farkettim. Örneğin google’da ‘kanser tedavisi’ diye yazıldığında karşınıza pek çok mucize bitki kürü, mucizeler başaran ekipler, gelişmiş teknolojisini satan hastane reklamları vs çıkmakta kanıta dayalı yazıları neredeyse cımbızla aramak gereklidir.

Kanserle tanıştığım 2011 Mayıs ayından itibaren bana en az 4-5 tane Anadolu’da bir yerlerde elindeki mucize bitkilerle doktorların 3-5 ay ömür biçtiği birisini hayata döndürmüş birilerinin kartını getirdi insanlar. Bir hekim olarak ‘kanıta dayalı’ alışkanlığımla google’dan bu isimleri araştırdığımda mucizelerden çok paraları çöpe gitmiş, hayal kırıklığına uğramış insanların hikayelerini buldum. Bu mucize pazarlamacılarının davalarını gördüm.

Evet, biz ‘sayılıgünleri’ kaldığı varsayılan kişiler için sahiden mucizelere gereksinim var. Ama acaba bu mucizeyi başka bir şekilde yaratamaz mıyız? Aslında tüm insanların hayatı sayılı günlerden oluşmaktadır. Sonuçta hepimiz ölümlüyüz. Sorun sadece bizim zamanı algılamamızla ilgili bir şey. Salvador Dali portrelerinde eğilip bükülmüş saat resimleri vardır. Zaman algısı da görecelidir. Geciken bir treni beklerken geçmeyen bir saat, güzel bir dost sohbeti sırasında ise nasıl geçtiğini bile anlayamadığımız bir hal alır.

Sayılı günlerimiz olduğunu bilmek de bize bu şansı yaratabilir. Bu değerli zamanı bir karnavala çevirebiliriz. Yapmak istediklerimizi ertelemek yerine yapmaya çalışabiliriz örneğin, önceden gündelik hayat nedeniyle hep ertelediğimiz eşimize, çocuklarımıza, dostlarımıza hakettikleri zamanı daha çok ayırabiliriz. Hoyratça kullandığımız gövdemize daha iyi davranabiliriz.

Kimbilir, belki de o zaman beklediğimiz mucize de gerçekleşir.

Genel kategorisine gönderildi | 3 yorum

Darısı 09 Ağustos 2012′ye

 

 

 

 

 

Yaz günü doğanlar genelde doğum günü kutlamaları konusunda biraz talihsizdirler. Doğum günlerinde genelde etrafta pek kimse olmaz, herkes bir yerlerde tatildedir.

Sanırım bu 9 Ağustos’ta bu kötü kaderi yenmeyi başardım. 45. yaş günümde bu kez eski dostları toparlamayı başardım sanırım.

Bu sene boğazda var bir keramet. Yine kendimizi bir tekneyle boğazda bulduk. Bu kez de Canım Capon süpriz bir tekne gezisi planlamış ve eski dostlarımızı davet etmişti. Sahiden benim için unutulmaz bir doğum günü oldu. Sağolsun İstanbul’daki tüm eski dostlar da bizleri kırmamış gezimize katılmıştı.

Hatta çok uzaklardan Fransa’dan aramıza katılanlar da vardı. İşin gerçeği ben hiç böyle kalabalık bir doğum günü kutlamamıştım. Meğer doğum günü kalabalık olunca hediye de çok oluyormuş. Valla birbirinden güzel hediyeler aldım. Herkese teşekkür etmek isterim. Sahiden hediyelerin hepsini eve gelince bir çocuk gibi açtım. inanın çok güzel şeyler gelmişti.

Gecenin önemli süprizlerinden birisi de Sevgili İlhan’ın beni kırmayıp, gitarıyla aramıza katılmasıydı. Hepimiz gitarın telleriyle 20-25 yıl öncesine gittik, gençlik günlerimizi yeniden anımsadık.

 

 

 

Eski dostlarla, birlikte olmak, gençlik günlerini yeniden anımsamak çok güzeldi.

45. yaş günümde kısmette bunlar varmış. Valla benim hoşuma gitti.

9 Ağustos 2012′de yeniden istiyorum bu işi.

 

 

Genel kategorisine gönderildi | 3 yorum

Duende ne demek?

Rüya’nın yandaki fotoğrafını Jale Halası yeni çekti. Bloga aktarınca görüntü kalitesi biraz bozuldu ama olsun ne yapalım. Rüya bu fotoğrafa televizyondaki bir banka kartı reklamından etkilenerek ‘Hayat Maksimumda’ fotoğrafı diyor. Bu pozu yakalamak için sahilde dakikalarca zıpladı durdu. Aslında bu fotoğraf bu kredi kartı ruhundan çok ötelerde onun içindeki  bu günlerdeki  bambaşka birşeyi anlatıyor bence. O bunun pek farkında olmasa da. Onun içindeki ‘duende’ var bu fotoğrafta. Resmin detaylarında yüzündeki hislerde bunu anlamak daha da kolay. Bugünlerde yazlıkta anneannesinin yanında kalıyor Rüya. Orada çok sıkı bir arkadaş tayfası var. Sabah evden çıkıp, yemek aralarını saymazsanız gecenin 10′nunda eve dönüyor. Bir Bilfen çocuğu için bu kadar uzun oyun saati muhtemelen onun içindeki duende’yi açığa çıkarıyor. Her hafta sonu için arkadaşlarıyla yazlığın amfisinde sunmak üzere bir gösteri hazırlıyorlar.

Çocuklukta sanırım insan kendi duendesi ile çocukluğun verdiği naiflik sayesinde daha kolay buluşabiliyor. Yaşlandıkça sıradan hayatın aslında pek çoğu hayatın gerçek ruhundan oldukça uzak gaileleri, kredi kartlarının borçlarını ödeme yükümlülükleri bizleri biraz duendemizden uzaklaştırıyor.

Yahu nedir bu Duende diyeceksiniz belki bazılarınız. Benim gibi İTFTT da Fiesta adlı oyunda çalışmış eski dostlar anımsarlar bu sözcüğü. İspanyol Yazar Lorca’nın ortaya attığı bir kavram bu. Aslında tanımı da en az ve en zor yapılan şeylerden birisi. Kişiden kişiye tanım da değişebiliyor.

Örneğin Ferhan Özpetek onu insanın doğuştan getirdiği ve sonradan edinemeyeceği fazladan vitesi gibi tanımlıyor. Ona göre ancak bazı insanlarda olan birşey Duende.

Ben buna pek katılmıyorum. Ben duendeyi biraz hayatın gerçek nehrinin ruhuna yakınlaşma gibi görüyorum. Hayat aslında biz insanların hiçbir zaman yönetemeyeceği içinde umutlar, mutluluklar, hayal kırıkları, başarılar, utançlar, acılar ve en önemlisi ÖLÜM olan her saniye bize süpriz yapıp tüm planlarımızı altüst edebilecek son derece esrik bir nehir. Ben kendi ruhumuzun bu esrik hayat nehrinin ruhuna en yaklaşık yaşadığımız zamanların en duendesi bol zamanlar olduğuna inanırım. Aslında hiçbirimizin sürekli başaramayacağı hayatı dolu dolu yaşama da biraz buna denk geliyor.  Bence hepimizde az ya da çok duende var. Dönem dönem duendemiz artar veya azalır. Ne yazık ki modern yaşam ‘hayat maxiumumda’ felsefesiyle bizlerde sanki güçlü bir kredi kartıyla tüm hayatı yönetebileceğimiz hayatın patronu olabileceğimiz gibi bir yanılsama yaratıyor. Hayatı sanki ölümsüzmüşüz gibi yaşarız. Daha doğrusu sayılı günlerimiz hiç bitmeyecekmiş gibi bir sanal cesaretle hoyratça harcar dururuz. Aslında bizlere büyük bir hediye olarak sunulmuş sınırlı sayıda olan günümüzü hayatın nehrinin ruhuna yaklaştırmaya değil de bizde bu yanılsamayı yaratan gizli patronlara farkında olmadan hediye etmemize neden olur bu. Hayatın herşeyini yönetebileceğimize dair bu garip insanoğlu kibiri, modern hayatın köleliği duendemizi köreltir gider.

Oysa yaşam sonsuz değildir. Ölüm sanırım bize yaşamın tadını en iyi anlatan şey olsa gerek. İnternetten bulduğum şu alıntı hoşuma gitti açıkçası  Lorca diyor ki : Duende, ölüm olasılığını görmezse yaklaşmaz bize,ölümün evini dolaşacağına tam olarak inanmazsa bize yaklaşmaz.

Neyse biraz araştırın bakın bakalım, siz duende’yi nasıl tarif edeceksiniz. Kendi duendenizin durumu konusunda ne düşüneceksiniz?

Genel kategorisine gönderildi | 7 yorum

Can Boğaz’dan Gelirmiş

Bu gün Sevgili dostum Hamza Zeytinoğlu sayesinde hayatıma bir de homeopati girdi. Ama Hamza bununla da yetinmedi sonrasında da güzel bir boğaz turu organize etti. Çağrı Nadi, Hamza ve ben çok güzel bir gün geçirdik. Teşekkürler Hamza …

Homeopatiyi bilmem ama, can Boğaz’dan gelir insana bu şehirde.

İstanbul gibi güzel bir şehir böyle bir boğaz var mı ya?

Genel kategorisine gönderildi | 3 yorum

Murphy Go Home!!!

Murphy’nin o meşhur kuralını biliyorsunuzdur:

Bir şey ters gidiyorsa meraklanmayın zaten ters gidecektir.

Benim hastalığımda da neredeyse başından beri hep Murphy’nin bu altın kuralı işliyor. Neredeyse her durumda ortaya çıkabilecek seçeneklerin en kötüsü gerçekleşiyor. Şimdilik bu kuralı bozan tek şey doktorların hastalık (disease) dedikleri durumla benim kendimi hasta (illness) hissettiğim hal arasındaki fark.  Hastalığın bu halinde benim böyle olmamam lazım, bu herkesin kafasını karıştıran bir durum.

Neyse, 3 kür kemoterapi sonrası yapılan MR kontrollerinde ne yazık ki klasik kemoterapi çok da bir fayda sağlamamış gibi duruyor. Mecburen 2. alternatif silahı çekeceğiz. Yurtdışından gelen çalışma aşamasında bir ilacı deneyeceğiz 1 ay boyunca.

Umarım yeni gelişmeler bana şu Murphy’e bir el hareketi çakma şansı tanır. Yani bir tane de iyi haber olmaz mı bir işte.

Genel kategorisine gönderildi | 2 yorum

Bir hıçkırıkta maymunluktan kurtulma

Bir hıçkırıkta maymunluktan kurtulma

Mahşer günü toplanılmış. Karar sırası bana geliyor. Hakkımda ilginç bir karara varılıyor: Dünyadaki iyi niyetim, yardım severliğim, dostlarımın sevgisi, duaları beni ‘cennetlik’ yapıyor ama şu ilk gençlik günlerimde  beri başıma dert olmuş pozitivizm ve darvinizm illetleri işi karıştırıyor. Sonunda şöyle bir orta yol bulunuyor: Evet cennete gidiyorum ama aynen yandaki gibi. Derken ‘hıççççk’ sonra bir ‘hıççççk’ daha…Gözümü açtığımda kan ter içinde kalmışım. Sahiden de sıkı bir kabus gördüğüm belli. Sonra aklım başıma geliyor. Dur ya Rıdvan diyorum. Daha buralardasın. Bak işte kemoterapi hıçkırıkları başladı bile. Gece suyu az içtin, atamadın cispaltini bak daha ilk geceden başlattı hıçkırıkları. Ama iyi de oldu. Bak bir hıçkırıkla maymunluktan kurtuldun. Evet dün 3. kemoterapi kürü de başladı. Steroidleri alınca yine ‘yükseldim’, esrikleştim, sevdiğim geyik muhabbeti havasına yaklaştım biraz. Seviyorum bu steroid etkisini. İnsan kanserle mücadele ederken inanç da oldukça önem kazanan bir şey haline dönüşüyor. İnsan kendini yeni ufuklara açmak yeni enerjiler de bulmak istiyor. O zaman aslında 45 yaşında birsinin ne kadar muhafazakar olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Öyle kolay değil kendini hemen yeni inançlara, kanallara açmak. Ama çabalamıyor da değilim. Sağolsun Zeliha daha ilk  kemoterapiyi alacağımın hemen birgün öncesinde aramıştı. Meğer İzmir’den ünlü bir Reiki Gurusu geliyormuş. Hem de Ataşehir’e. Sağolsun bana randevu almış. Kıramadım Zeliş’i . Gittim. Nolur nolmaz dedim. O kadar meşhur adam açtırıyor şakrasını bizimki de açılsın. Belki birşey olur. Vardır içimizde sıkışmış bir gaz, kendine bir yol bulur akar enerji olur. Saat 19:00 da başlayıp  23:00 te biten toplantıda kadıncağız nefes almadan Japonya tarihinden girip Reiki’nin ilk doğuşundan dünyaya yayılışına, şakraların yerlerine, bağlantılarına vs. kadar ne varsa anlattı. Meğer 2 seansmış eğitim. Şakralar ertesi gün açılacakmış. Diyemedim benim için çok geç. Yarın benim şakrayı cispalin açacak o zaman. Neyse ilk alternatif inanç arayışım böyle sonuçlandı. Öğrencilikten kalan ‘entel’ işi bir durum oldu. Teori çok iyi kaptık ama pratikte bize faydası olmadı. Ama çabalarım devam ediyor. Şimdi başka bir arkadaştan bir teklif daha aldım. Nişantaşı’nda bir sağaltıcıya götürecekmiş beni. Bir tür Nişantaşı Şamanı olsa gerek. Eeee, biz de Nişantaşı Çocuğuyuz gideriz. Ne kaybederiz ki… Ama bu İzmir’in suyunu içmemek lazım. Hep İzmir’den gelenlerden çıkıyor böyle alternatif işler. Ama bilimsel yoldan da çıkmış değilim. Klasik kemoterapimize aslanlar gibi devam ediyoruz. Önümüzdeki ay belki 1 aylığına yurtdışından gelmiş olan fazI-II çalışmada olan FDA’in pankreas CA için orphan ilaç kapsamına aldığı bir nano teknoloji gen tedavisini de 1 ay boyunca deneyeceğim. Bunu yapan ilk Türk ben olacağım sanırım. Tabi dualar da var. En son Nadi bile Noel Baba tapınağından dua göndermiş. Velhasıl benim kanser tedavisi tam anlamıyla post-modern bir hal almış durumda. Umarım işin sonunda kanseri atlatıp da yukarıdaki resimdeki gibi halde kalmam. Bu kadar çok yönlü olunca mücadele işler karışacak diye de korkmuyor değilim hani. Velhasıl steroid beni eğlendiriyor. Ben de size latifeli bir şeyler yazayım dedim. Yarın dan itibaren Cispalatin birkaç gün devirir beni aşağı yazamam pek birşey.

 

Genel kategorisine gönderildi | 7 yorum